Make your own free website on Tripod.com

EKONOMI POLITIK

Kalkinma
Ana Sayfa | Kitap | Piyasa Analizleri | Televizyon Programi | Altin | Avrupa Birligi | Bankacilik | Enerji - Petrol | Enflasyon | Gelir Dagilimi | Iktisat Bilimi Tartismalari | Kalkinma | Kapitalizm | Makroekonomi | Maliye | Rekabet - Marka | Tesvikler - Devlet Yardimlari | Uluslararasi Kuruluslar | Ulkeler | Kuzey Afrika ve Ortadogu | Duyurular | Önerilen Siteler | Veriler | Iletisim

 
1950'Lİ YILLARDA HAZIRLANAN AMERİKAN YÖNLENDİRİCİ RAPORLARI:BARKER RAPORU
 
RANA ATABAY BAYTAR – ÖĞRETİM GÖREVLİSİ
 

1. GİRİŞ

Türkiye’de iktisadi kalkınmanın bir plan çerçevesinde yürütülmesinin mümkün ve gerekli olduğu genel kabul görmektedir. Ancak 1950’lerde hatta 1960’ların başında planlamayı kabul edenlerin sayısı oldukça sınırlıydı.

Türkiye’de ilk planlama deneyimleri 1930’lu yıllara kadar uzanmaktadır. Bu dönemde Türkiye sınai kalkınmayı sağlamak üzere, yerli hammadde kullanımına dayalı, ithal ikamesine yönelmiş, tüketim mallarını ya da kısmen ara mallarını konu edinen beş yıllık kısmi planlar yapmıştır. 1933 yılında, dönemin başbakanı İsmet İnönü tarafından, “Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı” uygulamaya konmuştur. Bu Plan, bir sanayi planıdır ve Sovyetler Birliği’nden sonra dünyada uygulanan ilk planlama denemesidir. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın, 1938’de tamamlandığı kabul edilerek aynı yıl “İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı” yürürlüğe girmiştir. Ancak, İkinci Dünya Savaşı nedeniyle bu Plan uygulama şansı bulamamıştır.

İkinci Dünya Savaşı’na girmeyen fakat buna rağmen savaşın sonuçlarından oldukça fazla etkilenen Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile yeniden yapılanan dünyada Batı Bloğu içinde yer almak isteyerek, Birleşmiş Milletler ve NATO üyeliğinin yanı sıra Dünya Bankası ve IMF üyeliklerini gerçekleştirmiştir. Böylece, Türk ekonomisinin, başta Amerika olmak üzere Dünya Kapitalist Sistemi ile bütünleşmesi süreci hız kazanmıştır. Bu ortam içinde hazırlanan “1946 İvedili Beş Yıllık Sanayi Planı”, 1930’larda devletçilikle birlikte ortaya çıkan planlama deneyiminin bir devamıdır ancak uygulama ortamı bulamamıştır. Dış yardım arayışlarını kolaylaştırmak amacıyla hazırlatılan ancak 1946 Planı gibi uygulamaya konamayan “1947 Türkiye İktisadi Kalkınma Planı”, tarım ve altyapı yatırımlarına tanıdığı önceliğin yanı sıra, finansmanının yüzde 50’sine yakın bölümünü dış kaynaklardan sağlama amacına da yer veriyordu.

1950-1960 döneminde uygulanan iktisat politikası, önceki dönemlerde uygulanan devletçi, müdahaleci iktisat politikasından farklıdır. 1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile birlikte liberal bir iktisat politikası uygulanmaya başlanmıştır. Demokrat Parti Hükümeti programında, devletçiliği ve devletin iktisadi hayata müdahalesini sert biçimde eleştirerek, devletin ekonomideki yerini daraltacağını, iktisadi kalkınmayı özel kesimi geliştirerek sağlayacağını ilan etmiştir.

Bu çerçevede, 1950 sonrasındaki gelişmelerin yönünü ve niteliğini belirlemede etkili olan belgelerden birisi  Barker Raporu’dur. Rapor, Türkiye’nin 1 Şubat 1947’de üye olduğu IBRD (International Bank for Reconstruction and Development / Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası) veya kısa adı ile Dünya Bankası tarafından hazırlanmıştır.

Bu rapora göre, devlet yatırımları, özel girişimin özendirilmesi için gerekli olan ve özel girişimcilerin gitmeyecekleri ulaşım, haberleşme, enerji gibi alanlarda yoğunlaştırılmalıdır. Sanayiinin özel yatırımların ana genişleme alanı olarak görüldüğü raporda, bu alandaki kamu yatırımlarının süratle azaltılması da öngörülmekteydi. Raporda yer alan kalkınma programından beklenen sonuçlar arasında, özel kesimin gelişmesi için daha elverişli bir ortamın yaratılması da sayılıyordu. Yabancı sermaye konusundaki görüş ve öneriler de çok açık bir biçimde ortaya konmuştu. Yabancı sermayenin ülkeye yalnız döviz değil, aynı zamanda, Türkiye’nin gereksindiği ileri teknolojiyi ve yönetim bilgisini de getireceği söyleniyor ve Türkiye’nin aşırı devletçi uygulamalar döneminin zararlı sonuçlarını gidermesi gerektiği ekleniyordu.

Türkiye’nin kapitalist dünya ile iktisadi ilişkilerinin gelişiminde kapitalist dünyayı temsil eden Dünya Bankası ile halen süren yakın temasının ilk en önemli adımlarından biri olarak ortaya çıkan Barker Raporu’nun içerdiği öneriler, Türkiye’nin kalkınma çizgisinde ve bunun bir parçası olan sanayileşme anlayışında uluslar arası ve giderek uluslarüstü olması gereken bir kuruluşun eğilimlerini yansıtması açısından önemli bir belgedir. Sanayi yoluyla kalkınmak isteyen bir ülkenin tarım ve tarıma dayalı alanlarda uzmanlaşması önerilmekte, özellikle yatırım yapılmaması önerilen alanlara bakıldığında gelişmiş kapitalist ülkelerin Türkiye’yi hangi gelişmişlik düzeyinde görmek istedikleri açıkça görülmektedir.

 

 

2. İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASINDA İKTİSAT POLİTİKASINDA DÖNÜŞÜMLER

Savaş sonrası döneme Türkiye, yeni ekonomi politikası arayışları ile girmiştir. Bu arayışta yalnızca ülke içi etmenler değil ülke dışı etmenler de etkili olmuştur. Türkiye ekonomisindeki ekonomik dönüşümün 1950 sonrasında başladığı görüşü hakimdir. Ancak, 1950 dönemindeki gelişmeleri hazırlayan koşullar 1946 yılında başlamıştır. Dolayısıyla 1950-1960 yılları arasındaki gelişmeleri incelerken, ülke içindeki ekonomi politikasındaki önemli değişikliklere neden olan, önceki beş yıldan başlamak gereklidir.

1946-1960 dönemi olarak inceleyeceğimiz dönem, II. Dünya Savaşı’nın sonundan Türkiye’de kalkınma planlarının hazırlanıp uygulamaya konulduğu 1960 yılının başına kadar geçen dönemdir. Bu dönemde, ABD’nin önderliğinde kurulan yeni dünya düzeni ve bunun Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere yansıma biçimi ve de Türkiye’nin bu oluşumdan içsel dinamiklerinin de katkısıyla etkilenişi, iktisadi yapıyı belirleyen temel özelliklerdendir.[1]

1.1  Savaş Yıllarının Ekonomisi

Türkiye’de 1930-1939 yılları arasında başarıyla uygulanan korumacı ve devletçi iktisadi gelişme sürecinin, II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte kesintiye uğradığı görülmektedir. Bu süreçte devlet yatırımları yoluyla azımsanamayacak bir sanayi temeli oluşturulmuştur.[2] 1940-1945 arasında Türkiye, savaşa doğrudan girmemiş olmakla beraber, savaş ekonomisinin getirdiği bütün olumsuzluklardan etkilenmiştir[3]. Her gün savaşa girme ihtimali ile girilen seferberlik havası ile birlikte[4], aktif nüfusun önemli bir kısmı üretimden çekilip askere gönderilerek, çeşitli sektörlerde özellikle tarımda işgücü kıtlığı oluşmuş ve üretim aksamıştır.[5] Bir önceki dönemde başlayan devletçi sanayileşme hareketinin getirdiği yatırımlar kesilerek[6], ülke içinde yaratılan kaynakların savunma harcamalarına yönlendirilmesiyle ithal ikameci sanayileşmenin sürdürülmesi olanaksızlaşmıştır.

1946-1960 döneminde, özel sermaye birikimi yeni kaynaklarla beslenerek, hızla genişlemiş ve bu, hem toplumsal hem de ekonomik gelişmeyi belirlemiştir. Savaş yıllarında ileri boyutlara ulaşan sermaye birikimi, özellikle ticaret sermayesi, ekonomik ve toplumsal gelişmede önceki dönemlerle kıyaslanamayacak kadar etkinlik kazanmıştır. Bu süreç, kırsal kesimin pazara açılması, hızlı kentleşme ve buna bağlı olarak yeni birikim olanakları yaratmış, çok partili siyasal ortama geçilmesi ve ekonominin dış yardım ve yabancı sermayeye açılması, yeni tüketim kalıplarıyla birlikte özel sermaye birikiminin artmasını sağlamıştır.[7]

1.2              Ekonomi Politikalarının Biçimlenmesi

1.2.1 Ülke İçi Gelişmeler

Savaş yılları Türkiye’de ticaret burjuvazisinin ve piyasaya yönelik büyük toprak unsurlarının aşırı güçlendiği, başıboş bir vurgun ve zenginleşme sürecinin dörtnala geliştiği bir dönemdi.[8]

Savaş yıllarında iktisat politikası büyümeyi ve gelişmeyi hızlandırmaktan çok mal darlığını hafifletmek, fiyat artışlarını durdurmak, oluşmuş olan karaborsa ile mücadele etmek, halk sıkıntı çekerken bazı kesimlerin aşırı kazanç elde etmeleri şeklindeki sosyal adaletsizlikleri düzeltmek gibi hedeflere yönelmiş ve devlet bir takım katı savaş ekonomisi tedbirlerine başvurmak zorunda kalmıştır.[9] Dolayısıyla savaş yıllarında hükümetin ekonomi üzerindeki müdahaleleri artmıştır.

Bu müdahalelerin büyük kısmı 1940 yılında çıkan Milli Koruma Kanunu’na dayandırılmıştır. Milli Koruma Kanunu çerçevesinde iç ve dış ticarette artan müdahale ve kısıtlamalar, bazı temel tüketim mallarının karneye bağlanması; 1942 yılında konan ve bir kereliğine uygulanan Varlık Vergisi’nin, servet sahibi oldukları bilinen kişilerden idarece takdir edilen miktarlarda alınması ve ödemeden kaçınanlar için ağır cezalar öngörmesi ve Toprak Mahsulleri Vergisi uygulamaları kentli ve köylü geniş halk kesimleri üzerinde büyük hoşnutsuzluklara neden olmuştur.[10] Ayrıca 1945 yılında çıkarılan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile büyük özel arazileri kamulaştırma niyeti ve geniş halk kitlelerinin yaşam standardının düşmesi[11] sonucunda gerek mecliste gerekse kamuoyunda çalkantılara sebep olmuş ve iktidara karşı bir muhalefet hareketinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.[12]

Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk devalüasyonu da bu dönemde gerçekleştirmiştir. 7 Eylül 1946 tarihli devalüasyon ile 1 Dolar=129 kuruş olan resmi dolar/TL paritesi, 1 Dolar=280 kuruş olarak değişmiştir. Böylece TL, dolar karşısında %54.3 oranında devalüe edilmiştir. Bu devalüasyon ile ithalat üstündeki kısıtlamalar kaldırılmıştır. Bu ise, ithalatın, ihracattaki genişlemeyi çok aşan bir oranda büyümesine yol açmıştır. Türkiye, 1920’lerdeki gibi büyük ticaret açıklarıyla karşılaşmıştır.

Hükümet çevrelerine göre devalüasyon kararını almalarının başlıca amaçları, yabancı para birimleriyle ihraç fiyatlarını bir ölçü ucuzlatmak, bir ölçüde de ihraç malı üreticilerinin kazançlarını arttırmaktı. Devalüasyonun toplam ihracat gelirlerini artıracağı ve ithalatın liberalize edileceği bir dönemde yüksek maliyetlerle çalışan yerli sanayi kuruluşlarını koruyacağı sanılmaktaydı. Savaş sonrasında kapitalist dünya piyasasının ticaret ve ödemeler düzeninin ana kurallarını saptayan Bretton Woods anlaşmalarına katılabilmek, bunun için de Türkiye’de fiyat ve kambiyo kuru kararlılığını sağlamak başka önemli bir nedendi.[13]

Söz konusu önlemler, hayat pahalılığının artmasına ve ithal mal fiyatlarının hızla yükselmesine neden oldu. Çeşitli toplumsal grupların yaşam standartları arasındaki fark giderek arttı ve hükümete yönelik eleştiriler artmaya başladı.[14]

1946 devalüasyonunun yapıldığı sırada Türkiye’nin geleneksel tarım ürünlerinin fazlalarının, savaştan zor durumda çıkan Avrupa’ya kolaylıkla satılabileceği, bu nedenle devalüasyon kararının hatalı bir karar olduğu öne sürülmüştür.[15]

                     1.2.1.1             1946 Planı- “İvedili Sanayi Planı”

Savaşın bitiminden sonra, yeni Türkiye ve dünya koşullarında yeni plan hazırlıklarına girişilmiştir. 1946 planı bu çalışmaların en önemlilerinden biridir. 1944-1946 yılları arasında parça parça hazırlanıp, yine parça parça uygulanan plan, 1946 Planı veya İvedili Sanayi Planı olarak bilinir.[16]

 1946 planı, Türkiye’nin 1930’larda başlayan ve devletçilikle birlikte gelişen birinci nesil planlama deneyinin en gelişmiş örneğidir. Cumhuriyet döneminin ideolojisinin incelenmesinde üzerinde durulan hareketlerden biri olan Kadroculuğun anlaşılması bakımından da bu plan çok önemli bir belgedir. Kadro hareketinin öncüsü olan Şevket Süreyya Aydemir, bu planın hazırlanmasında “Ekonomi Bakanlığı Sanayi Tetkik Dairesi” başkanı olarak ana sorumluluğu yüklenmiştir. Bir diğer önemli sorumlu da yine bir Kadrocu olan İsmail Hüsrev Tökin’dir. Bu iki Kadrocu, planın yönetimi ve hatta politikalarının saptanmasında çok etkin olmuşlardır. Bu yüzden 1946 planına “Kadrocu Planlama” anlayışının somutlaşması olarak da bakılabilir.[17]

Bu plan, hedefleri bakımından, genel olarak 1930’dan beri çeşitli şekillerde hazırlanmış sanayi planlarının en gelişmiş olan son temsilcisidir ve yapısal olarak onların bir uzantısıdır. Plan, ülkenin bağımsızlığını korumayı ve bütünlüğünü sağlamayı temel hedef almıştır. Amaçların gerçekleşmesi için “ziraatteki gelişme biçimini” hedef alan bir sanayileşme planı öngörülmektedir.[18]

1946 Ağustos’unda hükümet değişmiş ve Şükrü Saraçoğlu kabinesinin yerine Recep Peker kabinesi gelmiştir. Hem yeni kabinenin plana soğuk yaklaşımı hem de 6-7 Eylül devalüasyonu başta olmak üzere finansal güçlükler, planın önce daraltılmasına ardından da tamamen gündemden düşmesine yol açmıştır. Planın mimarı olarak adlandırılabilecek Şevket Süreyya Aydemir’in direnişi ise görevinin değiştirilmesiyle etkisizleştirilmiştir. “Savaş Sonrası Kalkınma Planı” bu şekilde uygulamadan çekilmekle birlikte projeler “1947 Türkiye İktisadi Kalkınma Planı” içinde yer almıştır.[19]

1.2.1.2 1947- Türkiye İktisadi Kalkınma Planı      (Vaner Planı)

1946 İvedili Plan’da öngörülen harcamalarla ilgili tartışmalar sürerken, hükümet 1947 Şubatında daha çok özel kesim yanlısı bürokratlardan oluşan bir komisyona, komisyon başkanı İktisat Vekaleti Başmüşaviri Kemal Süleyman Vaner[20]’in adıyla Vaner Planı diye anılan 1947 Türkiye İktisadi Kalkınma Planı’nı hazırlattı. [21] Bu dönemde Türkiye’ye gelen ABD’li uzmanlar, savaştan çıkmış Avrupa’nın gıda maddeleri ihtiyacının karşılanmasında, tarımda karşılaştırmalı üstünlüğü olduğu iddia ettikleri Türkiye’ye büyük işler düştüğünü söylüyorlar. Türkiye’nin tarıma, hafif sanayie öncelik veren bir kalkınma politikası uygulayarak daha çabuk ve kolay kalkınacağını telkin ediyorlardı. Bu uzmanlar dış kredi çevrelerinin sözcüsü gibi davranıyorlardı. 1947 Planının hazırlanmasında ve savaş sonrası ekonomi politikasının oluşturulmasında bu uzmanların öğüt ve önerilerinin etkili olduğu söylenebilir.[22]

Vaner Planı, 1930’lardan beri sürdürülen plan çalışmalarından çok farklı iktisadi-siyasi tercihleri yansıtmaktaydı.[23] Bu plan, 1930’lu yılların Beş Yıllık Sanayi Planları ve 1946 İvedili Sanayi Planı’na göre daha dengeli bir kaynak dağılımı ve büyüme öngörmekteydi.[24] 1948-1952 arasındaki beş yıllık devrede zirai kalkınma ön planda tutulacaktı. Planın dayandığı ana fikirlerden birisi, özel teşebbüslerin faaliyet göstermek istedikleri veya isteyecekleri sahalarda tam bir serbesti ve emniyet içinde faaliyet göstermelerini sağlamak ve fertler tarafından başarılabilecek her türlü iktisadi faaliyetlerin özel müteşebbisler ve sermayelere hasredilmesi(??) prensibiydi.[25] Plan, yatırımların tahsisinde tarıma, enerji sektörüne, karayolu ulaştırmasına ve haberleşme sektörlerine öncelik veriyordu. Planın bu tercihlerinde dış finansman ile ilgili beklenti ve değerlendirmelerin ağır bastığı açıktır.[26]

1947 Planının uygulanması öngörülen dış kaynakların temin edilmesine bağlı idi. Dış kaynak temin edilemediği için plan uygulamaya konulamamıştır.

Vaner Planı’nda, önceki planlarda olmayan yenilik; hem global hem de sektörel olarak milli gelir artış hızı hedefleri belirtmesiydi. Çalışma, büyüme hızı kavramını kullanmış olan ilk Türk planıdır.[27]

1.2.2       Ülke Dışı Gelişmeler

Türkiye’de savaş sonrası dönemde iktisat politikasında ortaya çıkan arayışlarda ve değişimlerde, dış dünyadaki gelişmeler en az iç etkenler kadar önemlidir. II. Dünya Savaşı sonrası gelişme sürecinde Türkiye’nin dışa açılımını etkileyen iki olgu vardı. Birincisi, savaş sonrası dünyanın en güçlü devleti olarak ortaya çıkan ABD’nin uluslar arası ekonomik ilişkilere getirdiği dönüşümdür. Artık tek tek devletler arası ilişkiler yerine kurulmasında önderlik ettiği örgütler tekil devletlerle ilişkileri yürütüyor, fakat bu örgütlerin temel politikalarını, kendisi ve batının güçlü ülkeleri belirliyordu.

İkinci olarak, savaşın galiplerinden biri olan SSCB’nin yayılmasını, etkinliğini artırmasını sınırlamak üzere ABD’nin kendi kampını güçlendirmeyi hedeflemesi ve bu yolla batının, SSCB karşısında güçlenmesidir.[28]

Savaştan güçlenerek çıkan SSCB, kapitalist dünya ile sosyalist dünya arasındaki bloklaşmayı hızlandırmıştır. SSCB’nin Türkiye üzerindeki amaçlarını açığa vurmasıyla beraber Türkiye, savaş sonrasında Batı Bloku içinde yer almayı tercih etmiş ve bu doğrultuda girişimlerde bulunmuştur. Türkiye, batıda kurulan yeni düzen içinde yerini almak için siyasi, askeri ve iktisadi anlaşmalara katılma çabası içine girmiştir.

Türkiye, savaş sonrası uluslar arası platformda Batı Bloku içinde yer almak için savaş sırasında sürdürdüğü tarafsızlık politikasından uzaklaşmıştır ve Batıda gerçekleştirilen antlaşmalarda ve kurulan tüm siyasal, ekonomik ve savunma örgütlerinde yer ama çabası göstermiştir. Bu amaçla da Birleşmiş Milletler’in kuruluş antlaşmasına katılmak amacıyla son anda 23 Şubat 945’te Almanya’ya savaş ilan etmiş ve 26 Haziran 1945’te San Francisco’da Birleşmiş Milletler antlaşmasını imzalayan 51 ülke arasına girmiştir.

Türkiye savaş sonrası dönemin uluslar arası ekonomik düzenini kurmak amacıyla toplanan Bretton Woods Konferansına da katılmış ve bu konferansta kurulmaları kararlaştırılmış uluslararası yeni ekonomik düzenin iki temel kuruluşu, Uluslar arası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF) ve Uluslar arası İmar ve Kalkınma Bankası-Dünya Bankası’na (Bank International for Reconstruction and Development) Şubat 1947’de üye olmuştur.[29]

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batıda kurulan ve Türkiye’nin üye olduğu diğer iki kuruluş Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EECD-OECD) ve Kuzey Atlantik Paktı (NATO)’dır.

Türkiye başlangıçta, 1949 yılında kurulan NATO’ya kabul edilmedi. Türkiye’nin NATO’ya katılmasının amacı, askeri savunmadan ziyade Amerikan yardımından yararlanmaktı. Küçük Avrupa ülkeleri Türkiye’nin NATO’ya katılmasına karşı çıkarken İngiltere, kendi çıkarları açısından Türkiye’nin Orta Doğu’da oluşturulacak bir başka paktta yer almasını istiyordu. Türkiye’nin NATO’ya 1952 yılındaki kabulü, 1950 yılında Kore Savaşı’na asker göndererek gerçekleşmiştir.[30]

Savaş sonrası dönemde Türkiye’nin dış ticaret açıkları kronikleşmiştir. Kronikleşen dış ticaret açıklarının finanse edilme biçimi ise döviz bağımlılığı koşullarının yaratılması sürecini hızlandıran bir etken olmuştur. Türkiye, hegemonik güç ABD’den, 1947’den itibaren Truman Doktrini çerçevesinde askeri yardım almaya ve 1948’den sonra Marshall Yardım Programı çerçevesinde ekonomik yardım almaya başlamıştır.[31]

ABD, 1947 ve sonrasında, Truman Doktrinin uygulanması ve Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye birçok inceleme uzmanları gönderdi. Uzman raporlarına göre, Türkiye’nin ABD yardımlarından yararlanabilmesi ve özellikle Marshall Planı kapsamına alınması için, ekonomik politikasında köklü değişiklikler yapması gerekliydi.

Türkiye’ye gelen ilk yardım heyeti General Lunsford Oliver başkanlığındaydı ve daha çok askeri yardımla ilgiliydi. Heyet Türkiye’nin beş yıl süre ile ABD yardımına gereksinimi olacağını, ondan sonra kendi kendine yeterli duruma geleceğini bildiriyordu. Ekonomik yardım konusunda incelemeler Thornburg ve arkadaşları tarafından yapıldı.[32] Bunu H. E. Hilts’in ve J. M. Barker’ın hazırladığı raporlar izledi.

Batılı uzmanların ekonomi politikası alanında Türkiye’ye önerileri şu şekilde özetlenebilir: Ekonomide kamu girişimciliği daraltılmalı ve özel sektör teşvik edilmelidir. Türkiye’de ağır sanayi (demir-çelik, ağır kimya, özellikle kimyasal gübre ve selüloz kağıt) kurulmamalı; hafif sanayie öncelik verilmelidir. Hafif metal, inşat malzemesi, deri, orman ürünleri, seramik ve el sanatlarına dayalı sanayileşmeye önem verilmelidir. Türkiye’nin karşılaştırmalı üstünlüğü tarım sektöründedir. Tarımsal altyapı iyileştirilmeli, tarım ürünlerinin işlenmesine dayanan projeler uygulanmalıdır. Karayolu ulaştırması altyapısı iyileştirilmelidir. ABD’nin Türkiye’yi Marshall Yardım Programına almasının, bu önerilerin izlenmesine bağlı olduğu açıkça belirtilmiştir.[33]

Savaş sırasında yıkıma uğramamış olan Türkiye’nin Marshall Planı kapsamına alınmasının başlıca nedeni, ülkenin Avrupa’nın yeniden inşasına, tarım ürünleri ve madencilik üretimiyle katkıda bulunabileceği görüşünün dış tardım çevrelerinde egemen olmasıdır. Dolayısıyla, ABD yardım uzmanlarına göre, Türkiye tarımının pazara açılması ve tarımsal üretimin artırılması gerekliydi. Bu amaca ulaşmanın yolu da tarımın makineleşmesi ve karayolları yapımına öncelik verilmesinden geçiyordu.

Böylece Türkiye savaş öncesinin dış siyasetinde tarafsız, ekonomik ilişkilerinde de dışa oldukça kapalı otarşik olarak büyümeye çalışan bir ülke olmaktan çıkıp Batı Bloku içinde yer almaya çalışan bunun için de bu Blokun ekonomik ve siyasal koşullarını uygulamaya açık bir ülke haline getiriyordu.[34]

3.             1950-1960 DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ VE YENİ İKTİSAT POLİTİKALARI

7 Ocak 1946’da kurulan ve Türkiye’nin tek partili bir siyasal rejimden çok partili bir siyasal rejime geçmesini sağlayan Demokrat Parti, 1950 yılında iktidara gelmiştir.

Demokrat Parti (DP) Hükümeti programında devletçiliği ve devletin iktisadi hayata müdahalesini sert biçimde eleştirerek, devletin ekonomideki yerini daraltacağını, iktisadi kalkınmayı özel kesimi geliştirerek sağlayacağını ilan etmiştir.[35] Bu çerçevede temelleri 7 Eylül 1946’da atılan dış ticarette liberasyon büyük boyutlara ulaşmış,  ithalat, 1950 yılında %60-65 oranında liberalize edilmiş, fiyat kontrolleri kaldırılmıştır. Uluslararası ticaretin serbestleşmesi isteklerinin doğrultusunda 21 Nisan 1951 yılında Türkiye, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) imzalanmıştır.[36] Ayrıca, banka kredi faizleri düşürülerek özel kesimin daha fazla kredi kullanmasına olanak sağlanmak istenmiştir.[37]

Devlet girişimciliğinin sınırları hükümet programının 45. maddesinde şöyle açıklanmıştır:[38]

“a) Özel teşebbüs ve sermayenin yetip erişemeyeceği, yahut yeter ve yakın kâr göremediği için girişemeyeceği, fakat, bütün ekonomik faaliyetlere müessir olacak ve memleket müdafaasını sağlayacak, mahiyetteki teşebbüslere girişmek; bilhassa ana sanayii ve bugün olduğu gibi, demiryolu, liman, su işleri yapmak; büyük taşıt vasıtaları inşa etmek ve işletmek;

b) Milletin, gelecek nesillere de şamil, daimi menfaatler bakımından devlet elinde bulunması faydalı olan büyük maden ve orman işletmeleri kurmak...”

Bu nitelikleri taşımayan devlet işletmelerinin özel girişime devredilmesi öngörülmekteydi.

Bu dönemde devletçilik uygulamasının azalmasının başlıca sebepleri şunlardır:

a)             2. Dünya Savaşı sonlarında ve savaşı izleyen yıllarda Türkiye’de devletçilik politikası çok şiddetli eleştirilere uğramıştır. Savaşta çekilen ağır sıkıntılar, hatalı davranışlar, haklı veya haksız olsun kolaylıkla devletçilik sistemine mal edilmiştir. Bu durum bir ekonomi politikası aracı olan devletçiliğin halk önündeki değerini düşürmüştür.

b)             1933-1945 döneminde Türkiye’de kuvvetli bir tacir ve sanayici kesimi  ortaya çıkmıştır. Bunlar, devletin, ekonomik müdahalelerinin azaltılması ve kendilerine daha çok imkan verilmesini istemişlerdir.

c)             Savaş sonu yıllarında Türkiye’nin Batı ülkeleriyle, özellikle ABD ile ilişkilerindeki gelişmeler, Türkiye’nin Amerikan yardımından faydalanmaya başlaması da özel teşebbüse önem verilmesini gerektiren nedenlerden biridir.

d)             Çok partili siyasal hayata 1946 yılında geçildikten sonra zamanın muhalefet partisi Demokrat Parti’nin devletçiliği kötülemesi ve özel teşebbüs savunuculuğu yapması da, iktidarda bulunan CHP devletçilik politikasının hafifletilmesine sebep olmuştur.

3.1.            Demokrat Parti Döneminde Özel Sektörün Faaliyet Alanındaki Değişimler

Türkiye’de 1947 Kalkınma Planı ile başlatılan ithal ikamesi yerine ihracatı teşvik, sanayi yerine tarım ve kamu kesimi yerine özel kesimi tercih eden liberal dönem 1958 İstikrar Kararlarının yürürlüğe girmesine kadar hızlı bir şekilde devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşının bitmesiyle Batıyla olan ekonomik ve siyasal ilişkilerin gelişmesi sonucunda, Batılı ülkelerin önerilerine uygun olarak ekonomi politikalarını değiştiren Türkiye, özel sektörün gelişmesine önem ve öncelik vermiştir. Batılı ülkelere göre Türkiye, ağır sanayi sektörüne girmemeli, tarıma ve tarımsal sanayilere yönelmeli, hafif metal, inşaat malzemeleri, deri, orman ürünleri sanayi, çimento, seramik, tekstil ve konfeksiyon, el sanatları gibi hafif sanayi dallarına ağırlık vermeliydi. Nitekim ABD’nin Türkiye’yi Marshall Yardımı kapsamına alarak tarımda makineleşmeyi teşvik etmesi, tarımsal üretimi artırma ve karayollarını geliştirerek tarım sektörünü pazara açma politikalarını altında yatan asıl amaç da budur.[39]

Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte, özel sektör önemli bir gelişme göstermiş, fakat kamuya ait sanayi kuruluşları da büyüdüğü için sanayi sektöründe kamunun payı azalmamıştır. Özel girişimciler madencilikle ilgilenmeye teşvik edilmiş, verilen arama ve işletme ruhsatları sayısı artmış ve linyit, krom, demir gibi bazı madenlerin üretiminde özel kesimin payı yükselmiştir. Ayrıca kurulan yeni şeker ve çimento fabrikalarının sermayesine özel kişilerin de katılması sağlanmıştır.[40]

Kamu kesimi yatırımları, ulaştırma ve haberleşme altyapısına, ara ve yatırım malları sanayii alt sektörlerine yönelmiştir. Şeker, tekstil, tarım ürünleri sanayii, demir-çelik, enerji, makine imalatı ve inşaat malzemeleri alanlarında önemli üretim artışları sağlanmıştır. DP, devletin ekonomideki payının küçültülmesini ilke olarak benimsemesine rağmen, bu dönemde KİT kapsamı daha da genişletilmiş[41] ve KİT’lerden, özel kesime sermaye aktarılması yönünde yararlanılmıştır.[42]

Yeni iktidarın ekonomiyi liberalleştirme konusundaki bir vaadi de Kamu İktisadi Teşekküllerinin (KİT) özel sektöre devri, yani özelleştirme konusunda idi. Fakat bu konuda hiçbir uygulama yapılamamış, hiçbir KİT özel kesime devredilememiştir.  KİT’in  özel sektöre devredilememesinin birçok nedeni vardır: Özel kesimin elinde KİT’i devralacak sermaye yoktur. Ayrıca özel kesim KİT’i satın almak yerine onun sunduğu mal ve hizmetleri ucuza satın almayı daha kârlı bulmaktadır. Diğer yandan, genişleyen iç talebi karşılamak konusunda özel sanayiinin yetersiz kalması nedeniyle, devlete ait iktisadi kuruluşları genişletmek zorunlu hale gelmiştir.[43]

3.2.            Demokrat Parti Döneminde Sanayi Sektöründeki Gelişmeler

Dönemin temel özelliği, sınai üretimde dışalım yerine yerli üretim (ithal ikameci) türü sanayileşmenin birinci aşamasının, temel ya da dayanıksız tüketim mallarının yerli üretimi sürecinin tamamlanmasıdır. Bu dönemde dışalım yerine yerli üretimin birinci aşaması, özel ve kamu kesimlerinin birlikte gelişmesiyle sağlanmıştır.[44]

Türkiye’de 1950’li yılardan itibaren yüksek oranda kamu kesimi borçlarıyla finanse edilen yurtiçi piyasaya yönelik sanayileşme politikası izlenmektedir. Bir diğer deyişle Türkiye’de 1980’li yıllara kadar ithal ikamesi tipi sanayileşme modeli benimsenmiştir. Sanayi üretimi içinde en çarpıcı artışlar şeker, çimento, tekstil, kauçuk, demir-çelikte olmuştur. 1956’da Türkiye’deki çimento, şeker ve pamuklu tekstil üretimi iç talebi tamamen karşılayacak düzeye ulaşmıştır. Sanayi üretiminin hemen hemen yarısını kamu kontrolündeki fabrikalar gerçekleştirmekteydi.[45]

1954 ve izleyen yıllarda ithalatın kredilerin kısılmasıyla düşmeye başlaması, iç ticaret hadlerini kızla sanayi lehine değiştirmiştir. Dış konjonktürün tarım aleyhine ve sanayi lehine değiştirdiği fiyatlar da bu eğilimi desteklemiştir. Ayrıca nüfus artışının hızlanması, kentleşmenin ivme kazanması ve tarımın pazara açılması iç pazarı genişletmeye başlamıştır. Buna, kentlere akınla birlikte düşük ücretli emek kullanım olanağının ortaya çıkması eklenmiştir. Ayrıca içeride kredi genişlemesi ve dışarıdan borçlanma olanaklarının özel kesimde sermaye birikimini genişletmesi; yabancı şirket ortaklığı, lisans ve know-how anlaşmalarının da teknoloji sorununa çözüm getirmesi bu bağlamda etkili olmuştur.[46]

Bu dönemde özel sanayiin gelişmesine yapılan katkılardan birisi; 1950’de Türkiye Sınai ve Kalkınma Bankası (TSKB)’nın kurulmasıdır. TSKB’nin amaçları, dönemin sanayileşme politikasının bir göstergesidir; özel sanayiin kurulmasına ve genişlemesine yardımcı olmak, yerli-yabancı ortaklığı biçimindeki sınai kuruluşları özendirmek ve pay senedi ve tahvillerin özel mülkiyete geçmesine ve özel mülkiyette kalmasına yardım etmek.

Dönem süresince sanayiin gelişmesine katkıda bulunan bir başka etmen, altyapı olanaklarının, özellikle ulaştırma, enerji ve haberleşme alanındaki gelişmelerin sağladığı dışsal ekonomilerdir. Altyapı olanaklarının daha kolay ve ucuz sağlanması, sınai üretimin kâr oranını artırmıştır.

Özel sanayiin gelişmesine, kamu-özel ortaklıkları yoluyla sermaye aktarılmasının ve kamu sınai üretimi olan girdilerin fiyatının, maliyetin altında tutulmasının da büyük katkıları vardır.

Bütün bunlara karşılık, dönem süresince sanayie yapılan kamu kesimi yatırımı oranı artmıştır. Dönemde, kamu kesimi üretim ölçeği özel kesimden daha yüksektir. Diğer bir deyişle, üretim teknolojisi kamu kesiminde daha ileridir.[47]

Özetle, bu dönemde Türkiye, temel ya da dayanıksız tüketim mallarının yerli üretimini artırmış ve dışalım yerine yerli üretim sürecini tamamlamıştır. Sınai gelişmede, tüm özel girişimci söyleme karşın, özel kesim kadar hatta daha fazla, kamu girişimciliği etkin olmuştur. Kamu kesiminin, üretim teknolojisinin etkinliği yönünden varolan göreli üstünlüğü sürmüştür. Planlı döneme gelinceye kadar Türk sanayiin temel özellikleri değişmemiştir. Özellikle özel sektörün sanayi kuruluşlarında işletmeler küçük, teknoloji geri ve eski, sermaye yetersiz, bazı sektörlerde kapasite fazla ve marjinal hasıla oranı yüksektir. Değişen tek şey, özel kesimin küçümsenemeyecek bir gelişme göstermesidir.[48]

3.3.            Demokrat Parti Döneminde Yabancı Sermaye Kullanımı

İkinci Dünya Savaşından sonra Türkiye’nin ekonomi politikasında yabancı kaynak kullanımı belirleyici öğelerden biri olmuştur. Türkiye bu dönemde yeniden yoğun biçimde dış borçlanmaya açılmıştır. Türkiye’nin dış borçlanmasında başlıca kaynak ABD’dir. Dış borçlanma ile dışa açılma politikası yabancı özel sermayeye verilen teşviklerle yeni bir boyut kazanmıştır.[49]

Bu dönemde yabancı sermaye, bilinçli olarak ülkeye çekilmeye çalışılmış ve 1954 yılında dünyanın o zamanki en liberal yabancı sermaye mevzuatı olan 6224 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu çıkarılmıştır. Bu yasa ile, kâr transferi ve sermayenin, yatırım yapılan ülkeye gönderilmesine ilişkin tüm sınırlamalar kaldırılmıştır.[50] Yasaya göre, yabancı özel sermaye, yerli özel sermayeye açık tüm sektörlere girebilecekti. Yabancı sermayenin, yalnız para olarak değil, makine ve parçaları, lisans, patent ve marka hakkı gibi nesnel olmayan haklar biçiminde de gelebileceği benimseniyordu. Tek koşul, yatırımın sanayi, tarım, ulaşım, inşaat ya da turizm alanlarında olması ve üretim ile ihracat üzerinde olumlu bir etki yapmasıydı.[51]

Yabancı sermaye girişinin bir başka yolu da 18 Mart 1954 tarih ve 6326 sayılı Petrol Yasası’dır. ABD’li uzmanlara hazırlatılan bu yasa, devlet elinde bulunan  petrol arama tekeli kaldırılmıştır. Aynı zaman da bu yasa ile ülkede petrol bulunması ve çıkarılmasında yabancı sermaye ve teknolojiden yararlanılmasını amaçlıyordu.[52]

Yabancı kaynak girişi ile birlikte ekonomiye dışarıdan müdahaleler artmıştır. Verilen kredilerin bir kısmı belirli amaçlara yönelikti. Hükümetin bu tür kredileri serbestçe kullanma imkanı yoktu. Öte yandan, yabancı sermaye girişine paralel olarak yabancı uzman girişi artmıştır. Bu uzmanlar, ABD veya temsil ettikleri uluslararası kuruluşların temsilcisi olarak hazırladıkları raporlarla Türk ekonomisine yön vermeye çalışmışlardır. Hazırlanan raporlardan bir tanesi de 1950 öncesinde Dünya Bankası tarafından hazırlanıp 1951 yılında yayımlanan ve heyet başkanı James M. Barker’ın adıyla anılan Barker Raporu’dur. “Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil ve Tavsiyeler” adını taşıyan bu rapora göre, 5 yılı içeren bir yatırım programı önerilmektedir. Ekonomik faaliyetlerde hükümet tarafından dikkatli bir planlaştırma ve koordinasyon yapılması tavsiye edilmekte, devletin var olan yatırım programının da bu rapor ışığında yeniden gözden geçirilmesi istenmekte ve sanayileşmek için deri, tahta işleme, çömlekçilik ve köy el sanatlarının geliştirilmesi tavsiye edilmektedir. Her çeşit lüks maddeleri üreten sanayi dallarıyla, ağır makine ve maden ürünleri, ağır kimya, selüloz ve kağıt endüstrileri geliştirilmemelidir. Yeni demiryolu inşaatına girişilmemelidir.[53]

3.4.            Demokrat Parti Döneminde Tarıma ve Ulaşıma (Karayollarına) Verilen Önem

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tarım sektöründe önemli gelişmelere sağlanmış ve üretimde kendi kendine yeter bir ülke konumuna geliniş olmasına rağmen, yine de sektörde istenilen gelişme seviyesine ulaşılamamıştır. İkinci Dünya Savaşı yıllarında da en büyük hasıla düşüşü tarımda olmuştur. Savaştan sonra gelişen iç ve dış şartlar, dış kredi çevreleri ve yabancı uzmanlar, tarımın geliştirilmesinde etkili olmuşlardır.

Hükümet savaştan sonra tarım sektörünü kalkındırmak, tarımı ekonominin dinamik bir sektörü haline getirmek için bazı girişimlerde bulunmuştur.

1945 yılında Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çıkarıldı. Kanun, mülkiyeti kamuda olan, ancak kullanılmayan, köy ve mahallelerin ortak kullanımına bırakılmış, gereğinden fazla olan toprakların ve sahibi bilinmeyen, ayrıca özel mülkiyette olup kamulaştırılacak toprakların, topraksız ve az topraklı köylüye dağıtılmasını öngörmekteydi.

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun yanısıra, 1948 yılında Marshall Yardım Programının başlaması ile tarım sektöründe son derece hızlı bir makineleşme sürecine girilmiştir. Bu dönemde, ABD yardımlarının yarısı tarımsal makineleşmeye ayrılmıştır. Tarımda makineleşme Marshall Yardımı sayesinde birkaç yıl içinde büyük hızda geliştiği içn özümsenememiştir. Köylünün teknik bilgi seviyesi aynı hızla geliştirilememiştir. Bu nedenle, tarıma giren makineler etkili kullanılamamış, çoğu birkaç yıl içinde kullanım dışı kalmıştır.[54]

Tarımsal gelişmede asıl önemli olan nokta, traktör sayısındaki artışla beraber işlenen toprak miktarındaki genişlemedir.tarımda bitkisel üretim, özellikle 1953’e kadar, çok elverişli iklim şartlarının da etkisi ile, olağanüstü yüksek oranlarda artmıştır. Ankara’da 1954 yılında ABD ile ortaklık şeklinde ve montaja dayalı ilk yerli traktör üretimine başlanmıştır. Ancak, traktör kullanımı, bakımı ve onarımı konusunda karşılaşılan yetersizlikler, tarımda gübreleme ve sulama gibi diğer verim artırıcı girdilerin traktör sayısına paralel olarak kullanılamayışı, tarım ürünlerinin optimum artışını engellemiştir.[55]

Özetle, 1950-1960 döneminde tarımda belirli gelişmeler elde edilmiştir. Başta makineleşme olmak üzere, çağdaş girdi kullanımının artması, işlenen alanların genişlemesi ve verim artışı tarımsal üretimin büyümesine imkan vermiştir. Tarım daha fazla pazara açılmıştır. Tarımın pazara açılması, köylünün refah seviyesinde iyileşme ile birlikte köyden kente göçe neden olmuştur. Kentlerde nüfusun çoğalması, başta açık işsizlik olmak üzere bir dizi sosyal problemlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

4.             1956-1958 BUNALIMI VE 1958 DEVALÜASYONU

3 Eylül 1953’te hükümet dış ticarette liberal politikalar uygulamaktan vazgeçtiğini bildiren bir açıklama yapmış, Eylül ayında 4/1360-1361 Sayılı Kararname ile dış ticaret ve kambiyo rejimlerindeki serbesti kaldırılmış ve 1954 Temmuz ayındaki 4/3321 Sayılı Kararname ile de yani kontrol ve sınırlamalar getirilmiştir. 22 Temmuz 1954’te ise, yurt dışına çıkan ülke vatandaşlarının döviz kontrolüne bağlı olacağı açıklanmıştır. Serbest ticaret rejiminin giderek artan açıklara yol açması ve dış yardımların ve kredilerin sağlanmasında karşılaşılan güçlükler bu tür tedbirleri zorunlu hale getirmişti. Ekonomide devlet müdahalesini eleştirerek iktidara gelen DP, 1956 yılında Milli Koruma Kanunu’nu yeniden yürürlüğe koyarak[56] iç ve dış ticarette fiyat kontrollerin gidilmiştir. Faiz oranları yükseltilmiş, ticari banka kredileri sınırlandırılmıştır. Kimi malların ihracatına ve kimi döviz girişi sağlayan işlemlere prim ödenmeye başlanmıştır. Böylece 1960 yılına kadar sürecek olan fiili çoklu kur uygulamasına geçilmiştir.

1958’de Türkiye’nin vadesi geçmiş 256 milyon dolar tutarında birikmiş borcu bulunuyordu. Bu borçları ödemedikçe ne uzun vadeli program kredilerinin artma, ne de kısa vadeli ticari kredilerle günü idare imkanı vardı.

Türkiye, 1958 Ağustos ayında IMF güdümünde (baskılarıyla) bir istikrar programı uygulamayı kabul etti. 420 milyon dolar tutarında borcu ertelendi ve 395 milyon dolar taze kredi verildi.[57] 4 Ağustos 1958’de alınan istikrar önlemleri ile TL %68.9 oranında devalüe edilmiş ve 1 dolar= 2.80 TL’den 1 dolar= 9 TL’ye yükselmiştir. 4 Ağustos 1958’de fiilen yapılan devalüasyon, ancak iki yıl sonra 1960 Ağustos ayında resmileştirilmiştir.[58] Milli Koruma Kanunu uygulamaları fiilen durdurulmuştur.[59] Bunun yanısıra uygulanan istikrar programında; Merkez Bankası kredilerinin sınırlandırılması ve kamuya açılan kredilerin belli bir düzeyi aşmaması, KİT üretimi ve hizmetlerinin fiyatlarının yükseltilmesi, faiz oranlarının yükseltilerek esnekleştirilmesi ve ekonominin gereklerine göre hükümetçe gerek görüldükçe değiştirilebilmesi ve mevduat munzam karşılıklarının değiştirilmesinde hükümete yetki verilmesi konuları yer alıyordu. Bu şartlar dahilinde, dış borçların ödenmesine kolaylıklar getirilecek ve dış kredi sağlanacaktı.[60] Bu uygulamalara rağmen 1956-1961 arasında, kamu açıkları GSMH’nın ortalama %3’ü kadarken fiyat artışları sürdü, stagflasyon yaşandı, ekonomi ciddi bir daralmaya girdi.[61]

1958 istikrar tedbirleri ile dış kredilerin açılması ve ithalatın artması sonucunda ekonomi yeniden canlanmıştır. 1959’dan itibaren ihracat da artmaya başlamış ve dış ticaret hacmi yeniden genişlemiştir. Fakat, ithalattaki artış, ihracattaki büyümenin üzerinde seyrettiğinden dış ticaret açıkları da artmıştır.

1948’den sonra dış sermaye kullanımı Türkiye ekonomisinin işleyişinde vazgeçilmez, temel bir öğe olmuştur. 1923-1947 döneminde iktisadi kalkınmasını kendi öz kaynakları ile gerçekleştirmeye çalışan Türkiye, 1948’den sonra yoğun biçimde yabancı kaynaklara açılmıştır. Dönem süresince daha fazla dış kaynak kullanımı, üretim ve gelir artışını olumlu yönde etkilemiştir. Fakat, ekonominin dış kaynaklara bağımlılığının artması dış borçların hızla artmasına neden olmuştur.[62]

5.             1950-1960 DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİNDE HAZIRLANAN YÖNLENDİRİCİ RAPORLARA ÖRNEK: BARKER RAPORU

İkinci Dünya Savaşı’na girmeyen fakat buna rağmen savaşın sonuçlarından oldukça fazla etkilenen Türkiye; İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile yeniden yapılanan dünyada Batı Bloğu içinde yer almak isteyerek, Birleşmiş Milletler ve NATO üyeliğinin yanı sıra Dünya Bankası ve IMF üyeliklerini gerçekleştirmiştir. Böylece, Türk ekonomisinin, başta Amerika olmak üzere Dünya Kapitalist Sistemi ile bütünleşmesi süreci hız kazanmıştır. Bu ortam içinde hazırlanan “1946 İvedili Beş Yıllık Sanayi Planı”, 1930’larda devletçilikle birlikte ortaya çıkan planlama deneyiminin bir devamıdır ancak uygulama ortamı bulamamıştır. Dış yardım arayışlarını kolaylaştırmak amacıyla hazırlatılan ancak 1946 Planı gibi uygulamaya konamayan “1947 Türkiye İktisadi Kalkınma Planı”, tarım ve altyapı yatırımlarına tanıdığı önceliğin yanı sıra, finansmanının yüzde 50’sinin iç, yüzde 50’sinin dış kaynaklardan sağlama amacına da yer veriyordu.

1950-1960 döneminde uygulanan iktisat politikası, önceki dönemlerde uygulanan devletçi, müdahaleci iktisat politikasından farklıdır. 1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile birlikte liberal bir iktisat politikası uygulanmaya başlanmıştır. Demokrat Parti Hükümeti programında, devletçiliği ve devletin iktisadi hayata müdahalesini sert biçimde eleştirerek, devletin ekonomideki yerini daraltacağını, iktisadi kalkınmayı, özel kesimi geliştirerek sağlayacağını ilan etmiştir.

Bu çerçevede, 1950 sonrasındaki gelişmelerin yönünü ve niteliğini belirlemede etkili olan belgelerden birisi  Barker Raporu*’dur. Rapor, Türkiye’nin 1 Şubat 1947’de üye olduğu IBRD (International Bank for Reconstruction and Development/ Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası) veya kısa adı ile Dünya Bankası tarafından hazırlanmıştır.

Raporu hazırlayan heyetin başkanı J. M. Barker’ın raporun sunuşunda belirttiği üzere, rapor, heyetin 1950 yılında Türkiye’de yapmış oldukları mahalli etütlere dayanmaktadır.[63] Dünya Bankası heyeti, 1950 seçimlerinden önce CHP hükümeti tarafından davet edilmiştir. Seçimlerden sonra iktidara gelen Menderes Hükümeti (DP), daveti yenilemiştir.[64] Heyet, heyet başkanı Barker’ın adıyla anılan Barker Raporu veya Dünya Bankası Raporu olarak bilinen raporu hazırlamak üzere Türkiye’ye gelmiştir.

Raporda heyetin amacının daha çok Türkiye’nin ekonomik gelişmesi için genel bir ana plan çizerek buna hizmet edecek işlere dair tekliflerde bulunmak olduğu ifade edilmiştir.[65]

Rapor, araştırmanın anlatıldığı giriş, Türkiye’nin ekonomik meselelerinin ortaya konulduğu birinci kısım ve heyetin teklif ettiği programı açıklayan ikinci kısım olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır.

Giriş bölümünde, raporun tek amacının, Türkiye halkının arzu ettiği ekonomik kalkınmayı ilerletmekten ibaret olduğu ifade edilmektedir. Raporun Türkiye ekonomisi üzerine yerinde yapılmış, kısa fakat derinliğine bir inceleme olduğu, daha önce hazırlanan bir çok raporun aksine, icraata dayanak oluşturabilecek sağlam ve koordine edilmiş bir program olduğu ileri sürülmektedir.[66]

Raporun teklif ettiği kalkınma anlayışının dayandığı 2 esas bulunmaktadır; tarım ve teknik, idare ve işletme sahalarındaki personelin yetiştirilmesidir. “Raporda, bu alanlardaki imkanların, müteakip birkaç sene zarfında mümkün olan azami süratle arttırılması ve ıslahı ve bu amaç için gereken paraların temini tavsiye edilmektedir”.[67]

Programın başarılı bir şekilde uygulanması halinde, Türkiye’nin elde edebileceği faydalardan şu şekilde bahsedilmiştir: Öncelikle asırlar boyunca “atalet”[68] içinde kalan Türkiye tarımının uyandırılmasıdır. Nüfusun büyük bölümünün tarımla uğraştığı bir ülkede, ilerleme fikrinin kabul edilmesi halinde ortaya çıkacak imkanların sınırsız olduğu ifade edilmektedir. Program sayesinde Türkiye’nin elde edeceği ikici önemli fayda, yüksek ve giderek artan bir milli gelirdir.

Raporun “Türkiye’nin Ekonomik Meseleleri” ismini taşıyan birinci bölümü üç altbölüme ayrılmaktadır. Birinci altbölümde, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı iktisadi yapı, Atatürk döneminde gerçekleştirilen reformlar ve 1930’lardaki devletçilikten bahsedilerek tarihi gelişimin ana hatları çizilmektedir. İkinci altbölümde “Mevcut Kaynakların Etüdü” yapılmaktadır. Türkiye’nin fiziki coğrafyası tanımlanarak, jeopolitik yapısı ve stratejik önemi tarihsel açıdan vurgulanmakta, iklim ve yağış durumu, toprak ve arazinin kullanım şekli, kıyılar, maden servetleri, nüfusun artış hızı, yerleşim alanları, iktisaden faal nüfusun çalışma alanları, zirai donanım ve çiftlik hayvanlarının sayısı, sanayi tesisleri, elektrik enerjisinin kaynakları, deniz, kara, hava ve demiryolu ulaştırma ağının ne durumda olduğu ortaya konmaktadır.

Sanayi tesislerinden bahsedilirken, dokuma endüstrisinin çok önemli olduğu buna ilaveten Türkiye sanayiinin, kağıt, deri ve kundura, şeker, tütün, gıda maddeleri ve tahta mamulleri imalatı dahil olmak üzere hafif sanayii dallarından oluştuğu ifade edilmektedir. Devletin ısrarlı çabalarına rağmen, tam bir başarıya ulaşılamadığı başlıca ağır sanayii dallarının demir-çelik, madeni eşya, çimento, inşaat malzemesi ve kimya sanayiinden oluştuğuna dikkat çekilmektedir. Bu teşebbüslerin büyük bir kısmı devlete aittir ve 1930 sonra uygulanan beş yıllık sanayi planlarına dayanılarak kurulmuştur. Ayrıca raporda belirtilen, sanayi tesislerinin çok dağınık olduğu ve donanımlarının yetersiz olduğu da dikkati çeken bir diğer noktadır.[69]

İkinci Dünya Savaşı sırasında yabancı ülkelerdeki mal kıtlığı neticesinde Türkiye’nin ihraç mallarındaki fiyat artışları, Türkiye lehine olan ticaret fazlasını birdenbire artırmıştır. Raporda, bunun ve savaşın hemen ardından görülen büyük ölçüdeki ihracat artışının bir sonucu olarak Türkiye’nin altın ve döviz mevcutlarının 1946 yılı sonunda 307 milyon dolara yükseldiğinden bahsedilmektedir.[70]

Raporda, milli gelir istatistiklerinden de “tam olmamasına rağmen” söz edilmiştir. Rapora göre, Türkiye milli gelirinin 7 milyar TL olduğu, milli gelirin %47.5’inin ziraat, tarım ve ormancılıktan geldiği ve kişi başına gelirin 1948 senesi itibariyle 360 TL, yani 128 dolar olduğu saptanmakta ve Türkiye’nin komşu ülkelere nazaran iyi bir durumda olduğu yorumu yapılmaktadır.[71]

Üçüncü altbölüm, “Kaynakların İşletilmesi ve Ekonomik Kalkınmanın Genel Gidişatı” ismini taşımaktadır.  Bu bölümde, Türkiye’nin, dünyanın önemli bir konjonktür yaşadığı dönemde, ulusal bağımsızlık ve bütünlüğünü koruyabilmiş olması övülmekte, fakat bunun pek çok fedakarlıklar pahasına elde edilmiş bir sonuç olduğu ifade edilmektedir. Raporda, ülkenin, işgücünün büyük bir kısmını ve ekonomik kaynakların büyük bir bölümünü savunma amaçlarına ayırması nedeniyle, yatırım ve tüketime ayrılan üretim miktarının o oranda azaldığı, ülkede açık bir ekonomik dengesizlik olduğu, bazı kesimlerde modern sanayi topluluklarının özellikleri mevcut iken, diğer bazı kesimlerde yüzyıllar öncesi bir manzaranın görüldüğü, devlet yönetiminin ve iktisadi devlet teşekküllerinin yönetim ve büro personeli kademelerinde israf ve verimsizliğin yaygın olduğu ileri sürülmektedir. Bütün bunlarla birlikte genel olarak Türkiye’nin iktisadi ilerlemesini yavaşlatan nedenler şöyle sıralanmıştır:[72]

1.      Reel gelirin düşük olması yatırımlarda kullanılabilecek sermaye miktarını sınırlamaktadır.

2.      Sınai kalkınmaya, tarımın zararına olarak gereğinden fazla önem verilmiştir.

3.      Yatırımların en uygun alanlara yöneltilmesine yol gösterecek yeterli bir mekanizmadan mahrum kalınmıştır.

4.      Devletin izlediği mali politika, satın alma gücünün serbest bir şekilde mübadelesine ve gelişmesine engel olmuştur.

5.      İşgücünün üretim verimliliğindeki ve genel verimliliğindeki artış, sanayi ekonomisinin ve devlet yönetiminin artan ihtiyaçlarına ayak uyduramamıştır.

Raporun “Heyetimizin Teklif Ettiği Program” başlığını taşıyan ikinci bölümü, on altbölümden oluşmaktadır. Bu bölümler sırasıyla: Ekonomi politikasının ve ekonomik faaliyetlerin koordinasyonu, ziraat; ormancılık ve balıkçılık; sanayi ve madencilik; münakale (ulaşım), muhabere (haberleşme) ve enerji; devlet teşebbüslerinin organizasyonu ve hususi inisiyatifin (özel teşebbüs) teşviki; maarif (eğitim) ve umumi sıhhat; amme idaresi; mali organizasyon ve mali politika; milletlerarası ekonomik mevki; iktisadi kalkınma programı ve finansman şeklidir.

Bunlardan altıncı altbölüm “Sanayi ve Madencilik” alanındaki araştırma ve önermeleri içermektedir. Rapor sanayi yatırımlarında öncelik tanınması gereken sahaları şu şekilde sıralamaktadır:

“Heyetimiz aşağıdaki sırayı kurma veya genişletme bakımından en ziyade vaadkâr yatırım sahaları olarak tavsiyeye değer görmektedir.”[73]

1.      Aralarında bilhassa gıda maddelerini bulunduğu zirai mahsulleri işleyen endüstri zümreleri ve pamuk çırçırlama;

2.      Küçük dökümhaneler, kalıp ve kaplama fabrikaları, soba imalatı, basit tulumbalar, saban, çekiç, testere gibi hafif makine ve alet imalatı;

3.      Çimento, tuğla, kiremit ve cam gibi inşaat malzemesi imali;

4.      Deri ileri ve kundura imali;

5.      Mobilya, kaplama ve kontrplak  imal eden tahta ileme sanayisi;

6.      Basit eczalar, aşı ve serumlar, sabun, haşarat öldürücü maddeler ve benzerlerini imal etmek üzere hafif kimya endüstrisi;

7.      Keramik eşya ve çömlekçilik;

8.      Köy el sanatları.

Rapora göre, yukarıdaki sıralama aynı zamanda Türkiye’de hangi sanayi dallarının geliştirilmemesi gerektiğini de göstermektedir. Bu sanayi dalları ise şöyle sıralanmıştır:[74]

1.      Her türlü lüks eşya,

2.      Ağır makine ve madeni eşya endüstrileri,

3.      Ağır kimya endüstrisi,

4.      Selüloz ve kağıt.

Heyetin bu sanayii dallarının geliştirilmemesi için gerekçesi ise şöyledir: “Bütün bu hallerde ya memlekette ham maddeler mevcut değildir, gerekli teknik ihtisas kifayetsizdir, endüstrinin sermayeye arzettiği ihtiyaç fazladır, yapılacak mamule karşı oldukça kuvvetli bir talep yoktur veya bütün bu amilleri birkaçı birden bahis mevzuu olmaktadır.”[75]

“Münakale, Muhabere ve Enerji” konulu yedinci altbölümde demiryolları yapım programının yavaşlatılarak bunun yerine karayollarına önem verilmesi, demiryolları ağını birbirine bağlayacak bir telekomünikasyon sisteminin kurulması önerilmektedir.[76]

Sekizinci altbölümün başlığı “Devlet Teşebbüslerinin Organizasyonu ve Hususi İnisiyatifin Teşviki”dir. Raporda, devletin ekonomik faaliyetlerdeki yerine dair verilecek karar ne olursa olsun, önemli kaynakların verimli kullanılabilmesi için mevcut devlet teşebbüslerinin yeniden organize edilmesi gereği ortaya konulmaktadır.[77]

Rapora göre, Türkiye’de özel teşebbüste, “bariz bir ticaret kompleksi” mevcuttur. Önemli fabrikaların birçoğunun servetini ticaretle kazanmış olan ve bir sanayiciden ziyade bir tüccar tavrı gösteren ailelere ait olduğunu ileri sürmektedir. Bu itibarla, yatırımlardan yüksek bir gelir elde etmesi ve sermayenin süratle amorti edilmesi beklentisi hakim olduğu için sanayi yatırımları cazibesini kaybederek sanayi dallarına yapılan yatırımlar spekülatif karakter taşımaktadır.[78]

Özel teşebbüsün teşvik edilmesi için raporda, bazı devlet teşebbüslerinin hemen satılmasını veya özel mülkiyete devrinin gerektiği ifade edilmiştir.

Barker Raporu, “İktisadi Kalkınma Programı ve Finansman Şekli”nin açıklandığı on üçüncü altbölüm ile sona ermektedir. Raporda, tavsiye edilen kalkınma programının ülke ekonomisinin kamu sektörüne yönelik olduğu, ancak özel yatırımların kamu yatırımlarından ayrı ve ilgisiz olarak düşünülemeyeceği, Türkiye’nin ekonomik kalkınması bakımından özel yatırımların kamu programının formüle edilmesinde hesaba katılması gereken unsur olduğu ifade edilmiştir.

Türkiye’nin kapitalist dünya ile iktisadi ilişkilerinin gelişiminde kapitalist dünyayı temsil eden Dünya Bankası ile halen süren yakın temasının ilk en önemli adımlarından biri olarak ortaya çıkan Barker Raporu’nun içerdiği öneriler, Türkiye’nin kalkınma çizgisinde ve bunun bir parçası olan sanayileşme anlayışında uluslararası ve giderek uluslarüstü olması gereken bir kuruluşun eğilimlerini yansıtması açısından önemlidir. Sanayi yoluyla kalkınmak isteyen bir ülkenin tarım ve tarıma dayalı alanlarda uzmanlaşması önerilmekte, özellikle yatırım yapılmaması önerilen alanlara bakıldığında gelişmiş kapitalist ülkelerin Türkiye’yi hangi gelişmişlik düzeyinde görmek istedikleri açıkça görülmektedir.[79]

1950 sonrası gelişmelerin yönünü belirlemede etkili bir belge olan rapor, devlet yatırımlarının, özel girişimin özendirilmesi için gerekli olan ve özel girişimcilerin girmeyecekleri ulaşım, haberleşme, enerji gibi alanlarda yoğunlaşmasını önermektedir. Raporda, sanayi, özel yatırımların ana genişleme alanı olarak görülmekte ve bu alandaki kamu yatırımlarının hızla azaltılmasını öngörmektedir. Yabancı sermaye konusunda da, Türkiye’nin yabancı sermayeyi ülkeye çekmek yoluyla gelişmesinin hızlanabileceği, yabancı sermayenin ülkeye yalnız döviz değil, aynı zamanda, Türkiye’nin gereksindiği teknoloji ve yönetim bilgisini de getireceği ayrıca Türkiye’nin aşırı devletçi uygulamalar döneminin zararlı sonuçlarını gidermesi gerektiği ifade ediliyor.[80]

 

KAYNAKÇA

1.      AKBANK KÜLTÜR YAYINI, Cumhuriyet Döneminde Türkiye Ekonomisi (1923-1978), APA Ofset Basımevi, İstanbul, 1980.

2.      AKŞİN Sina ve diğerleri, Türkiye Tarihi 4, Çağdaş Türkiye 1908-1980, Cem Yayınevi, İstanbul, 2000.

3.      BAYDAR, Oya (ed.), Murat Koraltürk ve Nadir Eroğlu, “Barker Raporu” (çerçeve yazı), 75 Yılda Çarklardan Chip’lere, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, Nisan 1999.

4.      BAYDAR Oya (ed.), Gürel Tüzün, “1950-1960 Döneminde Sanayileşme”, 75 Yılda Çarklardan Chip’lere, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, Nisan 1999.

5.      BAYDAR, Oya (ed.), Gürel Tüzün,“1946 Planı ya da “İvedili Sanayi Planı””, (çerçeve yazı), 75 Yılda Çarklardan Chip’lere, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, Nisan 1999.

6.      KARLUK Rıdvan, Türkiye Ekonomisi-Tarihsel Gelişim Yapısal ve Sosyal Değişim, Beta Yayınevi, İstanbul, 1997.

7.      KAZGAN Gülten, Tanzimattan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 1. Bs., İstanbul, Mart 2002.

8.      KAZGAN Haydar ve diğerleri, Osmanlı’dan Günümüze Türk Finans Tarihi 2. Cilt-Cumhuriyetten Günümüze, İMKB Yayınları, İstanbul, 1999.

9.      KEPENEK Yakup ve Nurhan YENTÜRK, Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000.

10.  KÜÇÜK Yalçın, “Türkiye’de Planlama Kavramının Gelişimi Üzerine”, ODTÜ Gelişme Dergisi, 1981 Özel Sayısı, V.8, Ankara.

11.  PARASIZ İlker, Türkiye Ekonomisi 1923’den Günümüze İktisat ve İstikrar Politikaları, Ezgi Kitabevi, Bursa, 1998.

12.  ŞAHİN Hüseyin, Türkiye Ekonomisi Tarihsel Gelişimi-Bugünkü Durumu, 7. Bs., Ezgi Kitabevi, Bursa, 2002.

13.  ŞAHİN Hüseyin, Türkiye Ekonomisi Tarihsel Gelişimi-Bugünkü Durumu, 5. Bs, Ezgi Kitabevi, Bursa, 1998.

14.  TAYANÇ Tunç, Sanayileşme Sürecinde 50 Yıl, Milliyet Yayınları, 1973.

15.  TEKELİ  İlhan ve Selim İLKİN, “Savaş Sonrası Ortamında 1947 Türkiye İktisadi Kalkınma Planı, ODTÜ Yayınları, 2. Basım, Ankara, 1981.

16.  TEKELİ İlhan, “II. Dünya Savaşı Sırasında Hazırlanan Savaş Sonrası Kalkınma Plan ve Programları...”, ODTÜ Gelişme Dergisi Özel sayısı 1979-80.

17.  TEZEL Yahya S., Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi (1923-1950), 5. Bs., Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, Ekim 2002.

18.  TURGUT Serdar, Demokrat Parti Döneminde Türkiye Ekonomisi: Ekonomik Kalkınma Süreçleri Üzerine Bir Deneme, Adalet Matbaası, Ankara, 1991.

19.  Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, Akın Matbaası, Ankara, 1951.



[1] Haydar Kazgan ve diğerleri, Osmanlı’dan Günümüze Türk Finans Tarihi 2. Cilt-Cumhuriyetten Günümüze, İMKB Yayınları, İstanbul, 1999, s. 229.

[2] Oya Baydar (ed.), Gürel Tüzün, “1950-1960 Döneminde Sanayileşme”, 75 Yılda Çarklardan Chip’lere, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, Nisan 1999,  s. 147.

[3] Kazgan ve diğerleri, s. 175

[4] Serdar Turgut, Demokrat Parti Döneminde Türkiye Ekonomisi: Ekonomik Kalkınma Süreçleri Üzerine Bir Deneme, Adalet Matbaası, Ankara, 1991, s. 128.

[5] AKBANK KÜLTÜR YAYINI, Cumhuriyet Döneminde Türkiye Ekonomisi (1923-1978), APA Ofset Basımevi, İstanbul, 1980, s. 87.

[6] Kazgan ve diğerleri  s.175

[7]Yakup Kepenek ve Nurhan Yentürk, Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000, s. 89.

[8] Sina Akşin ve diğerleri, Türkiye Tarihi 4, Çağdaş Türkiye 1908-1980, Cem Yayınevi, İstanbul, 2000, s. 339-40.

[9] AKBANK KÜLTÜR YAYINI, s. 88.

[10] Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi Tarihsel Gelişimi-Bugünkü Durumu, 7. Bs., Ezgi Kitabevi, Bursa, 2002, s. 97.

[11] Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi Tarihsel Gelişimi-Bugünkü Durumu, 5. Bs, Ezgi Kitabevi, Bursa, 1998, s.91.

[12] Yahya S. Tezel, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi (1923-1950), 5. Bs., Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, Ekim 2002, s. 382-384.

[13] Tezel, s. 185.

[14] Kazgan ve diğerleri, s. 237.

[15] İlker Parasız, Türkiye Ekonomisi 1923’den Günümüze İktisat ve İstikrar Politikaları, Ezgi Kitabevi, Bursa, 1998, s. 70.

[16] Baydar (ed.), Tüzün,1946 Planı ya da “İvedili Sanayi Planı””, (çerçeve yazı), s. 154.

[17] İlhan Tekeli, “II. Dünya Savaşı Sırasında Hazırlanan Savaş Sonrası Kalkınma Plan ve Programları...”, ODTÜ Gelişme Dergisi Özel sayısı 1979-80,s. 289-290.

[18] İlhan Tekeli ve Selim İlkin, “Savaş Sonrası Ortamında 1947 Türkiye İktisadi Kalkınma Planı, ODTÜ Yayınları, 2. Basım, Ankara, 1981, s. 2.

[19] Baydar (ed.), Tüzün, s. 157.

[20] Tekeli ve İlkin, s. 7.

[21] Kepenek ve Yentürk, s. 91.

[22] Tezel, s. 324.

[23] Tezel, s. 327.

[24] Şahin, 2002, s. 100.

[25] Tezel, s. 328.

[26] Tekeli, s.20.

[27] Tezel, s. 328.

[28] Gülten Kazgan, Tanzimattan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 1. Bs., İstanbul, Mart 2002, s. 78.

[29] Şahin, 2002, s. 98.

[30] Tekeli, s. 295; Kazgan ve diğerleri, s 239.

[31] Turgut, s. 145; Kazgan, s. 80.

[32] Kepenek ve Yentürk, s. 133 (7 no’lu dipnot açıklaması)

[33] Kepenek ve Yentürk, s. 93.

[34] Tekeli, s. 295.

[35] Akşin ve diğerleri, s.341

[36] Kazgan ve diğerleri, s. 242.

[37] Şahin, 2002, s.103.

[38] Tunç Tayanç, Sanayileşme Sürecinde 50 Yıl, Milliyet Yayınları, 1973, s. 128.

[39] Rıdvan Karluk, Türkiye Ekonomisi-Tarihsel Gelişim Yapısal ve Sosyal Değişim, Beta Yayınevi, İstanbul, 1997s. 210.

[40] AKBANK KÜLTÜR YAYINI, s. 91.

[41] Karluk, s. 211.

[42] Kepenek ve Yentürk, s. 99.

[43] Şahin, 2002, s. 104.

[44] Kepenek ve Yentürk, s. 109.

[45] Parasız, s. 107.

[46] Kazgan, s. 86.

[47] Kepenek ve Yentürk, s. 111.

[48] Karluk, s. 211.

[49] Şahin, 2002, s. 106.

[50] Kazgan ve diğerleri, s. 242.

[51] Baydar (ed.), Tüzün, a.g.k, s. 157.

[52] Kepenek ve Yentürk, s. 101.

[53] Kazgan ve diğerleri, s. 243.

[54] Şahin, 2002, s. 117.

[55] Kazgan ve diğerleri, s. 256.

[56] Kazgan ve diğerleri,s. 247.

[57] Kazgan, s. 90.

[58] Karluk, s. 509.

[59] Akşin ve diğerleri, s. 218.

[60] Kazgan ve diğerleri, s. 248.

[61] Kazgan, s. 91.

[62] Şahin, 2002, s. 122.

* Bu bölümün yazılmasında Murat Koraltürk ve Nadir Eroğlu’nun makalesi ana kaynak olarak kullanılmıştır. (Baydar (ed.), Murat Koraltürk ve Nadir Eroğlu, “Barker Raporu” (çerçeve yazı), s. 158-163)

[63] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, Akın Matbaası, Ankara, 1951, s.13.

[64] Yalçın Küçük, “Türkiye’de Planlama Kavramının Gelişimi Üzerine”, ODTÜ Gelişme Dergisi, 1981 Özel Sayısı, V.8, Ankara,  s. 85.

[65] Baydar (ed.), Koraltürk ve Eroğlu, “Barker Raporu” (çerçeve yazı), s. 158.

[66] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, s. 13-14.

[67] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, s. 17.

[68] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, s. 18.

 

[69] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, s. 38-39.

[70] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, s. 42-43.

[71] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, s. 44.

[72] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, s. 50.

[73] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, s. 120.

[74] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, s. 122.

[75] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, s. 123.

[76] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, s. 144-145.

[77] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, s. 170.

[78] Türkiye Ekonomisi Kalkınma Programı İçin Tahlil Ve Tavsiyeler. Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasının Türkiye Hükûmetile Biliştirak Finanse Ettiği Hey’etin Raporu, s. 181.

[79] Baydar (ed.), Koraltürk ve Eroğlu, s. 163.

[80] Baydar (ed.), Tüzün, s. 149.